HASTANE KORİDORUNDA BEKLERKEN ÖZEL’İ

Bugün kalp krizi geçirdiğini büyük bir şaşkınla öğrendim ey mısraları yüreğimize işlemiş Şair! Hastaneye geldik, yanına… Kaldığın servis kapısının önüne….

 

Cerrahpaşa’ya o, yılların yorgunluğuyla çökmeye yüz tutmuş, her yerine derin hüznün sindiği Cerrahpaşa’ya… Yanına geldik, hastanenin yıkın artık beni yıkacaksanız dediği eskimiş, toz içinde, inşaatlar arasında, köhne dahiliye binasının üçüncü katına…

 

Koridorda bekledik, zihnimizde, dilimizde senden mısralar… Koridorda… Aramızda belki 10 adım yoktu.. Sızıyı gideren suydu ama suyun sızladığını kimse bilmez bir halde bekleştik…

 

Hep değil miydi beklemekten çok bu bekleyiş seni imgelendiren… Bu muydu yoksa büyük ırmaklardan bile heyecanlı olan karlı bir gece vakti dostun uyanışını beklemek… 15 kişi vardı bekleşen… Onlarda bilmiyordu muhtemelen.

 

Ne bir afraları vardı ne bir tafraları etrafa. Bekliyorlardı sadece “Sen ve ben”diler hepsi ayrı ayrı… Öyle bir hisab katındaydılar ki Ömer öfkesindeydiler biraz…

 

sasasasasasAma o kimsenin bilmediği şifreli servis kapısından yürüyerek çıksan sanki rahmet boşanacaktı… Herkes sana bir karşılık verecekti, toprağı deşen boğuk sesleriyle…

 

Amansız bir kum fırtınasında gibi hissetseler de kendilerini yine de sana bir karşılık verecek gibiydiler… 22 yıl önce burada senin şiirlerini haykırmıştık tüm ülkeye… Senin şiirlerindeki mısralar bize, yılgınlığa düştüğümüz anlarda ılık bir meltem gibi değil kavurucu soğuk bir rüzgâr gibi çarpardı…

 

Ensemizde senin şiirinin rüzgârı… Seninle yürüdük biz yolları… Beyazıt’ın meydanını…

 

Cuma Namazı çıkışlarında senin şiirlerinle yükselttik sesimizi… Evet İsyan… Yaşamak berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktı… Yaşamak debelenirdi içimizde kıvrak ve küheylan.

 

Bizi artık ne sıkıntı ne rahatlık haylamaz çünkü biz ayaklanmanın domurmuş haliyiz der yürürdük… Ellerimizde silah gibi pankartlarda taşıdık sesini nefesini… 22 yıl önce de buradaydık biz O zaman daha soğuk sanırdık cerrahpaşanın duvarlarını. Şimdi kalbimizde habire pörtleyip duran sessizlik daha soğukmuş…

 

Eve dön… Şarkıya dön… Kalbine dön…

Adem ÖZKAN

 

Advertisements

Sonra Sen Geldin…

Sonra sen geldin!
Yaz gecelerinin boğan, bunaltan sıcaklarının bastırdığı anda, pencerenin pervazlarında salınan  samyeli  rüzgârı gibi…
Bir anda her şey onunla birlikte her şey
senin gıdıkladığın için ne zaman ne olur
? Bir yudum su…
Taze ve ferahlatan bir çağıltı gibiydi…… Bir yudum su
gırtlaktan yemek borusuna geçişinin an anlaştılişi… uzun upuzun bir seyir… 
Gece miydi gündüzün ilk saatleri miydi, akla gelen ya da gelece

iiiiii.jpg

Uzun yol giderken ara yoldaki iğneli çiceği kokusunu alıp ta pencereden sağa yanaşıp iğneli dalını kendine yaklaştırıp o sonsuz kokuyu ve çektiğindeki andı…
Yağmurdan sonra kokan topraktı, yaprakların üzerine çiseleyen damla…
Gökkuşağının letafet ve zarafetin mücessim haliydi.
Arı duru bir gökyüzü, arı duru bir suydu geliştirin…
İğde kokulu olmak var!
Sonsuzluk gibi…
Aşk gibi kokmak…
Geldin ve gittin…
Herşey yeniden varoldu…
Upuzun bir hatırlatıştı kısacak bakışların…

nnmmngjm

Adem ÖZKAN

Kime Gider İnsan, Kimden Gelir

The end…

 

“Yaşamak bir sanrı değilse öcalınmak gerektir”

İsmet Özel

Yürürken korkar mıyız kaybolmaktan.

Adımlarımız bizi mi takip ediyor diye düşünür müyüz..

Sokak lambalarının altında, cumbalı evlerin olduğu sokağın parke taşlı yollarında yürürken yağan yağmur hiç ıslatır mı..

Kime yürür insan, kime gider, kimden gelir..

Giderse niye, gelirse niye gelir..

Kaçamak bir yaşam mı tüm sürdüğümüz..

Korkuların, heyacanın en koyu tonlarında kendimiz miyiz…

Kendimizi kendimiz yapan ne kadar biziz..

Biz kimiz…. Biz miyiz ya da..

Suyun sadeliği mi onu aziz kılan..

Gösterişsiz oluşu mu bizi susatan…

Sessizlik ve kimliğimiz yazgımızdan olsa kendimizi affederdik..

Kulaklarımız sağır olmazdı olanca haytalığıyla içimizdeki çocuğu var etmeye devam edebilseydik..

O zaman kuşlarında, karıncalarında dilinden anlar, ağlardık…

Göz yaşları bir nehir gibi gider bulur muydu insanlık denizine kavuşup bilinmez…

Fakat yaşamak daha cesur ve direniş ruhuyla göğsümüzde güm güm atardı..

Ruhumuzu kaptırır, peşinden giderdik rüyalarımızın..

Bizi zapdetmeyi göze alamazdı hiçkimse…

Önümüze set çekemezler, koşuşumuzun hayranlık uyandıracak kadar coşkulu olmasını engelleyemezlerdi..

Zemheride ne ellerimiz üşürdü, ne yüreğimiz buz keserdi…

Kavurucu, yaz güneşinde rehavete kapılmazdık..

Kızıyorduk, kırıyorduk, bağırıyorduk, cedelleşiyorduk ama yalnızken sadece sessizce susuyorduk ve yas tutardık..

Belki yorgun düşerdi, teyakkuz halindeki Kaskatı kesilmiş bedenlerimiz ancak

hasretten ve aşktandı asıl derdimiz..

Susamıştık evet ama kanmayacaktık bunu da biliyorduk..

Gökkuşağı altından geçerken tuttuğumuz dileklerde saklı bir nesil değildik belki inanmazdık çünkü renklerin göz kamaştıran hallerine..

Ama yinede severdik Gökkuşağını ve yağmurdan sonra kokan toprağı..

Sessiz çığlıklar atmak yerine avazımızın çıktığı kadar sesimizi de sözümüzü de yükseltirdik..

Gözlerimiz göğü deler, ellerimizle başlatırdık yazgımızı…

Ama bilmezdik ki büyüyünce hayallerimiz küçülecek..

Filmlerden gayrı “the end” leri bilmezdik.. Herşeyin başlayacağını umarken asıl bitişe gittiğimizi ise hiç…